Bazı Bağımsız Çizgi Romanlar
Büşra Yücel Temir · 2026-09-10
İyi bir hikaye ve kurgu okurken zihnimde canlanan imgelerin, karakterlerin ve tüm o hayal aleminin somut bir biçimde gözümün önünde gerçekleşiyor olmasından büyük keyif alıyorum. Bunu sağladığı için kısaca bu dünyadan bahsetmek istiyorum.
Bağımsız çizgi romanlar, süper kahraman anlatıları yerine otobiyografi, günlük, yaşam veya deneysel kurgu gibi temalara odaklanır. Sanatçı burada daha kişisel ve özgün bir dil kullanır ve eserler çoğu zaman bağımsız yayınevi aracılığıyla dağıtılırlar. Genellikle az sayıda yayımlandıkları için, biz fark etmeden dağıtımdan bile kalkmış olabilirler. Kaçırmadığım için kendimi şanslı hissettiğim birkaç çizgi romandan bahsetmek istiyorum. Bir oturuşta bitirebilirsiniz ya da birkaç gün elinizde dolaştırıp o dünyanın sınırlarında gezinebilirsiniz. Seçim size ait.
Güngezgini (Fábio Moon & Gabriel Bá)
"Adım Bras de Oliva Domingos. Ben bir hayalperestim. Kaç yaşında olduğumu söyleyemem fakat geçmişte doğru soruları sorup sormadığımı merak etmek için fazla genç, geleceğin bana tüm cevapları getirmesini dilemek için ise fazla yaşlı olduğumu söyleyebilirim."
Baş karakterimiz Brás de Oliva Domingos, bir gazetede ölüm ilanları yazan, kendi yazarlığını gerçekleştirmek isteyen sıradan biri. Kitap onun hayatını farklı yaş dönemlerinde anlatıyor ama bunu nasıl yaptığı, kitabın asıl sürprizi. Bu sürprizi bozmak istemiyorum. Eserin yaratıcılarından Gabriel Bá da önsözde, Güngezgini'ni anlatmanın mümkün olmadığını ve öğrenmek için okumamız gerektiğini söylüyor. Kitaba başladığımdaki ben ile bitirdiğimdeki ben aynı kişi olmadığım için, bu konuda ona hak veriyorum. Anlatım biçimi size beklemediğiniz anda bir şey hissettiriyor ve bu hissi kelimelerle yeniden kurmak zor. Çizimler de en az kurgu kadar bu duyguya hizmet ediyor.
Bir kitabı kaç kere okursunuz? Çok sevdiyseniz belki iki, üç. Güngezgini için rahatlıkla şunu söyleyebilirim: hayatınızın her evresinde, büyük kararlar almadan önce, yavaşladığınız bir dönemde, size dost olabilecek bir kitap.
Kitabın yaratıcıları Fábio Moon ve Gabriel Bá, São Paulo'da doğmuş tek yumurta ikizi iki kardeş, çocukluklarından beri birlikte hikaye anlatıyorlar. Bunu düşünmeden edemiyorum: aynı başlangıç noktasından farklı ihtimallere açılma fikri, belki de en çok onların kendi hayatından besleniyor.
Tek Ruh (Ray Fawkes)
Tek Ruh'un ilk sayfalarında kafa karışıklığı hissedebilirsiniz. Benim için öyle oldu. Birbirinden farklı 18 karakter ve hayat. İlk bakışta biraz zorlayıcı gelebilir. Karakterler zaman ve mekan olarak birbirinden tamamen bağımsız: biri ortaçağda yaşıyor, biri modern zamanda; biri kısacık bir hayat sürüyor, diğeri uzun bir ömür. Ama hepsi, kendi eşsiz hayatları içinde aynı döngüden geçiyor: doğum, çocukluk, arayış, aşk, kayıp, yaşlılık, ölüm.
Ray Fawkes Tek Ruh'la bize oldukça çarpıcı ve deneysel bir eser sunuyor. Her sayfada 9 panel var ve her panel farklı bir karaktere ait. Bir sayfayı soldan sağa okuyabilir, ya da sadece tek bir karakteri takip etmek için sayfalar boyunca aynı pozisyondaki paneli takip edebilirsiniz. Nasıl okumak istediğiniz size kalmış. Kitap ilerledikçe karakterlerin panelleri arasındaki net sınırlar da bulanıklaşmaya, birbirine karışmaya başlıyor. Sanki tek bir ruhmuşuz gibi.
Eser, bu farklı tezahürleriyle aslında hepimizi temel insani bir yerden ele alıp birleştiriyor. Ne kadar ayrı hayatlar yaşıyor olsak da, aslında ne kadar iç içe geçmiş ve bir olduğumuzu hissettiriyor. Bunu sadece hikayeyle yapmıyor. Çizimleriyle de gösterdiği için, okurken bende bıraktığı etki daha da derinleşti.
Sıradan Zaferler (Manu Larcenet)
Marco, otuzlu yaşlarında, savaş bölgelerinde çalışmış ama artık bundan bıkmış bir fotoğrafçı. Hikaye onun kırsal bir bölgeye taşınmasıyla başlıyor. Burada yaşlı ve Alzheimer'a yakalanmış babasıyla ve çiftlik işleten kardeşiyle yeniden bir araya geliyor. Marco'nun yaşadığı yoğun kaygıyı ve panik hallerini olaylar karşısındaki tutumundan net bir şekilde görebiliyoruz. Bu dönemde bir kadınla tanışıyor ve bu ilişki, onun bağlanma korkusuyla yüzleşmesine neden oluyor.
"Berbat olmadığı zaman, hayat inanılmazdır."
Sevdiğim detaylardan biri, normalde renkli olan çizimlerin Marco'nun korkularıyla ve travmalarıyla karşı karşıya kaldığı ve kendiyle yaptığı iç diyaloğa girdiği anlarda görsel olarak siyah beyaza dönmesiydi. İnsan bir şeylerle yüzleşirken, sanki renklerini kaybetmiş gibi hissedebiliyor.
Kitabın asıl meselesi bence şu: hayatta ilerlemek ile hayatta kalmak arasındaki fark, bazen sandığımız kadar büyük değil. Marco için bir terapi seansına gidebilmek, bir ilişkiye "evet" diyebilmek, babasıyla aynı çatı altında durabilmek, hepsi kendi başına bir zafer. Okurken insanın kendine karşı çoğu zaman ne kadar acımasız olduğunu, "büyük" şeyler dışında bir zafer kazandım diyebilmenin ne kadar zor olduğunu düşündürdü.
(Bir not: kitabın Fransızca aslı Le Combat Ordinaire, "sıradan mücadele/çatışma" anlamına geliyor. Türkçe baskıdaki "Sıradan Zaferler" biraz serbest bir çeviri, ama ben bu çeviriyi daha çok sevdim.)
Çizgi romanla ilişkim uzun süre çocukluk ve süper kahraman anlatılarıyla sınırlı kaldı. Ama bu üç kitap ve bu alandaki çoğu eser bana gösterdi ki bu tür hem kelimeyle hem çizgiyle konuşabiliyor; bir duyguyu paneldeki renk geçişiyle, sayfadaki küçük bir detayla anlatabiliyor.
Bu eserler kahramanlık, büyü ya da olağanüstü olaylar anlatmıyor. Anlatılan aslında hepimizin zaten içinde yaşadığı gündelik sıradanlık; ama onu bu kadar güzel ve naif anlatabilmek, sanırım edebiyatın yapması gereken de bu. Ben diğer bağımsız çizgi romanları gözden kaçırmamak için kitapçıları gezerken çok daha dikkatli olacağım. Belki grafik romanla tanışmanız için bir fırsat olurlar.